Türkiye'nin yeni ekonomi modelinin mimarı konuştu
Haber
14 Aralık 2021 - Salı 09:38
 
Türkiye'nin yeni ekonomi modelinin mimarı konuştu
Son günlerin tartışma gündemine oturan "raporun" sahibi Şefik Çalışkan, Dünya gazetesine konuştu. Önemli noktalara dağıtılan "TCMB 18.11.2021 Toplantısı Sonrası Ekonomik Görünüm" başlıklı çalışma, ağırlıkla "Çin modeli" diye tanımlandı ve iktidarın uygulayacağı ekonomi programının temel savunusu olarak sunuldu.
Ekonomi Haberi
Türkiye'nin yeni ekonomi modelinin mimarı konuştu

FERSUDE - Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) 18 Kasım'daki ekonomik görünüm raporunu yazan Şefik Çalışkan, "Önerim, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Türkiye'ye giydirilen deli gömleğinin çıkarılması" şeklinde konuştu. Çalışkansöz konusu modelde stratejik hedefin istihdamı artırmak ve enflasyonu kalıcı şekilde düşürmek olduğunu aktardı.

 

Son günlerin tartışma gündemine oturan "raporun" sahibi Şefik Çalışkan, Dünya gazetesine konuştu. Önemli noktalara dağıtılan "TCMB 18.11.2021 Toplantısı Sonrası Ekonomik Görünüm" başlıklı çalışma, ağırlıkla "Çin modeli" diye tanımlandı ve iktidarın uygulayacağı ekonomi programının temel savunusu olarak sunuldu.

 

Çalışkan, Dünya'dan Mehmet Kaya'ya şu açıklamaları yaptı:

 

Son günlerde yazdığınız bir bilgi notu tartışma yarattı. Öncelikle, kendinizden söz eder misiniz? Ne iş yapıyorsunuz, bu bilgi notunu hangi şartlar altında, kimin için ürettiniz?

 

"Asıl işim şirket doktorluğu. Bankacılıkta birçok kademe ve özel sektörde üst düzey yöneticilik tecrübelerim var. Ancak yıllardır yaptığım iş, hasta olan şirketleri iyileştirmek. En çok imalat alanındaki şirketlerle ilgileniyorum.

 

Öte yandan ekonomideki gelişmeleri düzenli olarak takip edip periyodik raporlar hazırlayıp iş, yönetim ve siyaset dünyasındaki her görüşten insanlarla yıllardır paylaşmaktayım.

 

Bir doktorun önüne gelen hastalarda ortak yanlar görerek, hastalığın bireysel olmaktan çok çevre şartlarıyla ilgili olduğunu keşfetmesine benzer bir olguyu yıllardır yaşıyorum. Bizim imalatçı firmalarımız yıllardır parasının değerini düşük tutan ülkelerden yapılan ithal ürünlerle rekabet edemeyip batıp gitmekte. Haydi birkaç firma kötü yönetim yüzünden batsın ama gördüğüm onlarca ve hatta yüzlerce firma sadece bu nedenden dolayı batıp gitmekte.

 

Bu konudaki görüşümü de 25 yıldır herkesle paylaşmaktayım. Sahada yüz yüze yaşadığım olaylar, takip ettiğim ekonomi politikasıyla ilgili yerli ve yabancı literatür, bu konudaki fikirlerimi bir çerçeve içerisinde toparlamaya imkân verdi. Vardığım sonuç şudur: Ülkemizde üretim yapılan alanlarda yabancı ülkelerin ihracatlarını destekleme amaçlı yüksek kur politikalarını dikkate almazsanız, yerli üretimi ayakta tutamazsınız. Kendi üreticisini yüksek kur politikası uygulayan ülkelere ezdiren bir ülke, ucuz ithalatçılıktan batakçılığa uzanan bir ülke olmaktan kurtulamaz.

 

O halde sizin saha tecrübelerinizle makro ekonomi konusundaki çalışmalarınızı bir bütün halinde yürüttüğünüzü söyleyebilir miyiz?

 

Evet. Tam olarak yapmaya çalıştığım budur. Banka müfettişliği yaptığım ilk yıllarda, problemli şirketlerin genellikle iyi yönetilmediğini düşünürdüm. Ancak zaman içinde, bu problemli şirketlerin çoğunda aynı hataları gözlemlemeye başlayınca ortada yönetim hatalarından ziyade makro ekonomik problemler olduğunu fark ettim ve çalışmalarımı/okumalarımı bu yönde yoğunlaştırdım. Yoksa bu kadar iş adamı/müteşebbis, anlaşmış gibi aynı hataları yapıyor olamazdı.

 

"Para ve maliye politikası iş adamlarını batırmak, işçileri işsizliğe mahkum etmek için kurgulanmış"

 

Ulaştığım sonuç şuydu: 

 

Ülkemizin para ve maliye politikası; iş adamlarımızı batırmak, işçilerimizi işsizliğe mahkûm etmek ve devletimizi de vergisiz bırakmak için kurgulanmıştır. Ülkemizin atmosferi yani para politikası zehirli, ülkemizin toprağı yani maliye politikası ise bataklıktır. İnsanımız, içinde bulunduğu atmosferi normal zannediyor, zemini ise “herhalde böyle olur” diye düşünüyor. Gerçekte ise para ve maliye politikası, girişimcimizin kâr etmemesi, insanımızın işsiz kalması, devletimizin de sürekli borçlanması şeklinde bilinçli olarak kurgulanmıştır. Bu durum ülkemizi; siyasal olarak istikrarsız, sosyal olarak huzursuz, ekonomik olarak geri, psikolojik olarak gerilimli yapmaktadır.

 

"Ülkemizin kaynakları Avrupa'nın ayağa kalkması için stepne olarak kurgulanmıştır"

 

Ülkemize adeta deli gömleği giydirilen bu kurgunun başlangıcı 1947 Marshall yardımları ve Sovyetler’in baskısı üzerine Batı Blokuna demir atmamız ve nihayet 1952 NATO sürecidir. Bu tarihten sonra ülkemiz, askeri ve ekonomik bağımsızlığını kaybetmiştir. Ülkemiz ekonomisi ve insan kaynakları, tamamen 2. Dünya savaşında yıkılan Avrupa’nın ayağa kalkmasına yardımcı olacak biçimde, stepne olarak kurgulanmıştır. Avrupa’da gıda açığını gidermek için ülkemize tarım makinaları verilirken, bu makinaların yerli üretimi için bırakın fabrika kurmayı, yedek parça üretimine bile izin verilmemiştir. Avrupa gıdada yeterli hale gelince, bu alanda destekler kesilmiş, bu defa madencilik ve ham madde alanında ülkemiz kaynakları kullanılmaya başlanmış ama bir tane bile ileri işleme madencilik tesisi kurulmamıştır. Mevcut sanayi tesislerimiz işlemez hale getiriliyor, uçak ve otomobil üretim girişimlerimiz engellenmiştir. Avrupa maden işini de diğer ülkelerle çözünce, bu defa çalışacak insan sıkıntısı çekmeye başlamış, Türkiye de Avrupa’nın mesleksiz, niteliksiz işçi kaynağı olarak kurgulanmıştır.

 

Ülkemizin siyasi ve ekonomi politiği, ABD tarafından kendisinin siyasi mandası, askeri ve ticari pazarı; Avrupa’nın da önce ham madde ve insan kaynağı, şimdi de sıcak para ve ticari pazarı olarak tasarlanmıştır. 1950’den bu yana siyasilerimizin Sovyet korkusu yüzünden ülke olarak ABD ve Avrupa’nın siyasi ve ekonomik zulmüne katlanmak zorunda kaldık. Her ne hikmetse ülkemizdeki tüm ağrı sanayi tesisleri de düşman biline Sovyetler tarafından kurulmuştur!

 

Osmanlı döneminde de ekonomiyi yok eden ve 1918’de Mondros Anlaşmasına getiren sürecin alt yapısı, Mehmet Ali Paşa korkusu nedeni ile 1838’de imzalanan Balta Limanı anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile Osmanlı pazarı, İngiltere başta olmak üzere Avrupalı sömürgecilere teslim edilmiştir.

 

"Ülkemize giydirilen deli gömleği 'düşük kur yüksek faiz' çıkmaz sokağına sadece ben dikkat çekmemişim"

 

Bugün ekonomimizi sömürgeleştiren, düşük kur yüksek faiz politikasıdır.

 

Bu politika sonucunda ülkemizde imalat sanayisi çökmekte, ülkemiz ithalata boğulmakta, insanımız işsiz, iş adamımız kârsız, devletimiz de vergisiz kalmaktadır. Düşük kur yüksek faiz politikası, devletin borcunu artırarak talep enflasyonuna, cari açığı yükselterek maliyet enflasyonuna; milletin ve devletin gelirlerini yüksek faizle iç rantiyeye, sıcak parayla da dış rantiyeye akmasına neden olmaktadır. Ondan sonra da ülkemizdeki tüm sosyal ve siyasal taraflar; sonu gelmez, çare üretmez bir kör dövüşün içine giriyorlar.

 

Bu kanaatlerimi ispatlayacak bir soru sorabilirim. Ülkemizdeki ağır sanayi, askeri teknoloji tesislerinin tamamı neden hep ABD ve Batılı ülkeler ile sorun yaşadıktan sonra kuruluyor? Çünkü bu çatışmalarla üzerimizdeki deli gömleğinden bir parça elimizi kurtardığımız an, olması gerekeni yapıyoruz da ondan. 1994’ten beri olan biten karşısında “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diye bağırıyorum, ancak kimseye sesimi duyuramıyorum.

 

Ülkemize giydirilen deliği gömleği, “Düşük kur yüksek faiz” çıkmaz sokağına sadece ben dikkat çekmemişim. Rahmete giden Kemal KURDAŞ, Oktay YENAL, Sadun AREN çıkmaz sokak hakkında nokta atışı yaparak alabildiğine çığlık atmışlar; ancak ne felç olmuş millet ne kavasa dönmüş siyaset ne de köleleşmiş iktisatçılarımız onları da duymamış. Bugün yaşayanlar arasında da Allah sağlıklı ve uzun ömür versin, Ege CANSEN çığlık atmaktadır.

 

Türkiye’nin gündemdeki tartışma konusu, üretime, özellikle cari açık doğuran alanlarda üretime ağırlık vermek. Teşviklerden kaynak tahsisine, para politikasından maliye politikasına kadar geniş bir müdahale alanı?

 

Ekonominin yol haritasındaki bu stratejik değişiklik, ilk başta mekanizması gereği kurları artıracak, bu da enflasyonu yükselterek halkın bir kısmının alım gücünü düşürecektir. Buradaki en çetrefil konu enflasyondur. Bütün literatür der ki; enflasyon fazla paranın az malın peşinde koşmasından kaynaklanır. Fazla para nereden çıkar? Bütçe açıklarından. İyi de, son 19 yılda bütçe açığı AB kriterlerinin altında, yüzde 2,7 olarak gerçekleşmiştir. Bu rakamdan dünya küresel krizleri çıktığımızda bütçe açıkları, AB kriterlerinin neredeyse yarsına gelmektedir. Öyleyse ülkemizdeki “enflasyonun nedeni nedir?” diye sormak gerekmiyor mu? Bunun bir sebebi olabilir; o da ülkemizde bütçe nicelik olarak iyi durumdayken, nitelik olarak enflasyonda işlevini yerine getiremiyordur. Gerçekten de bütçe gelirlerine baktığımızda, özellikle ithalat ve tüketimden alınan vergilerin ağırlıklı olduğunu görüyoruz. Bu da ekonomi politikasında uygulanan yüksek faiz düşük kurdan kaynaklanmaktadır. Bu politika, ülkede katma değer üretilmesinin önüne geçiyor ve vergi yükünü garip gurebanın üzerine bırakıyor.

 

Ülkemizde paranın işlevini gören iki araç bulunuyor, TL ve dolar. Bu asla göz ardı edilmemelidir. Çünkü iktisat ilminde az da olsa mevcut olan determinizm o zaman ters çalışmaktadır. Bu durum ülkemize zarar vermektedir, ancak şu anda verili bir durum ve cebri tedbirlerle bunun önüne geçilemez, onun için üretilen politikalarda bu konuyu da yönetmek gerekecektir. Kurların artışındaki ivmelenmenin bir nedeni de dövizle tasarruf yapma isteğidir. Bu, içinde bulunduğumuz ekonomik şartlarda gayet normal. Ancak bu normale göre taktik üretmemiz lazım. Nedir o? Dövize dönen mevduatı tamamen ihracatı desteklemek için kullanmalıyız. Swapla TL’ye dönüp içeride kullanmamalıyız. İhracatçı firmalar üzerinden nakit yaratmalıyız. 

 

"Hedef, istihdamı artırmak ve enflasyonu kalıcı şekilde düşürmektir"

 

Ekonomide strateji değişikliği ile mekanizma şu şekilde çalışacaktır. Stratejik hedef, istihdamı artırmak ve enflasyonu kalıcı şekilde düşürmektir. Taktik hedef, bütçe ve dış borç için 200 milyar TL'lik faizi ödemek ve bunun kadar da döviz likitidesi üretmektir. Bütçe, zaten faizlerin yüzde 50-60’ını ödeyecek şekilde faiz dışı fazla vermektedir. Talep yönlü enflasyona kesin ve kısa zamanda darbeyi vurmak için faiz dışı fazlanın artırılması gerekir. Bunun için bütçe gelirleri artırılırken giderlerin de kısılması stratejiye uygun bir taktik hamle olacaktır. Ancak ülkemizde bütçe zaten yeterince gitmesi gereken yere gitmiyor. Bu nedenle bütçe giderlerinde kısma minimum olurken, gelirlerinde artış hızı daha çok olmalıdır.

 

"TL politika faizinin düşüşü ülkemizdeki yabancı sıcak paraları kovacaktır"

 

Ülkemizde enflasyonun ikinci nedeni verilen cari açıktır. Cari açık, dolar talebini yükseltmekte, bunun sonucu da kurlar artmaktadır. İmalat sanayimizin yüzde 42 oranında dışa bağımlı olması, bunun enflasyona hızla yansımasına neden olmaktadır.

 

TL politika faizlerinin düşürülmesi, ülkemizde yabancı sıcak paraları kovacaktır. Fakat ülkemizde çift para olması ve dövizin paranın tüm fonksiyonunu yerine getirmesinden dolayı dolarizasyon artacaktır. Bu da TL kredilerde uzun vadeli faizleri artıracaktır. Bu, yeni stratejinin beklenen bir sonucudur. Kurların yükselmesi dolarizasyonu artırırken TL arzında kısma olur. TL borçlanarak tüketimi artırma ya da iç pazara dönük yatırım yapılmasının önüne geçer. Kur artışları, orta ve uzun vadeli TL faizleri artırdığı için yatırım ancak kur artışı, TL faizlerinin üzerinde ise gerçekleşir. Bu da iç talebi kısar ve ihracata dönük yatırımları artırarak programa katkı verir.

 

"Bu programdan ülkemizdeki tüm kesimler yararlanacak; 6 ay içinde olumlu yansıdığı görülecek"

 

19 yıllık Ak parti döneminde 14 trilyon dolarlık GSYİH üretilmiştir ve bunun 3,5 trilyon doları yatırıma gitmiştir. Bu tutarın da 1,5 trilyon doları makine ekipman yatırımıdır. Son 20 yılda nüfusuna 20 milyon artan bir ülkede inşaat yatırımı da zorunludur. Bugün ABD, eskiyen alt yapısını yenilemek için beş yılda harcayacakları rakamı 1,5 trilyon dolar olarak açıklamıştır. Ak Parti, 3,5 trilyon dolarlık yatırım yaparken ülke borcunu 318 milyar dolar artırmıştır. Bu oran da çok iyidir. Bunu niye söylüyorum, İMF programlarında olduğu gibi bu defa ihracatımız saman alevi gibi yanım sönmeyecektir. Gerekli makine ekipman yatırımı yapılmış ve üretim için kapasite sorunumuz bulunmamaktadır. Buradaki gelişmeler, ihracata dönük imalat ve turizm sektöründe işçi sayısını ve gelirini de artıracaktır. Böylece İMF programında her zaman en çok bedel ödeyen işçilerimiz, ihracatçı şirketlerimiz ilk kazanan olacaktır. Buradaki gelir artışı, devletin de gelirini artıracaktır. Bu da devletin sosyal harcamalarını borçlanmadan yapmasını sağlayacak ve bu gelişmeden de ilk yararlananların arasında memur ve emeklilerimiz olacaktır.

 

İMF programında en çok yararlanan sıcak paracıların yerini, onlar kadar olmasa da bu defa mevduatını dövizde tutan vatandaşlarımız alacaktır. Kurların artması ile bu vatandaşlarımız enflasyon karşısında kendilerini korumuş olacaklar, ama kazançları enflasyonla kur artışı arasındaki fark kadar olacaktır. Bunların gelir artışlarını ithalata dönük değil de iç pazara dönük harcamalara yönlendirebilirsek; ülkemiz, çok daha kârlı çıkacaktır. Bunların tüketimi ithalata kayarsa, ÖTV daha da artırılarak harcanabilir gelirden vergiye daha çok pay ayrılmalıdır.

 

Konu daha da uzatılabilir ancak gerek görmüyorum. Özetle bu programdan ülkemizdeki tüm kesimler yararlanacaktır. Taktik ve politik tedbirlerle strateji değişikliğinin 6 ay içinde tüm kesimlere olumlu yansıdığı görülecektir."

Kaynak: Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı