Güncel

İnsanları sevmiyorum diyemem, ama doğayı daha fazla - Erhan Sezer yazdı

Hiç şüphesiz çağımızın en kötücül işaretlerinden biridir insanın doğaya karşı başlattığı bu akıl almaz saldırı. Tüm mantalitenin ve duyguların maddiyat üzerine şekillendiği ülkelerde bu yöndeki polit...

İnsanları sevmiyorum diyemem, ama doğayı daha fazla - Erhan Sezer yazdı
0 Toplam Gösterim

Hiç şüphesiz çağımızın en kötücül işaretlerinden biridir insanın doğaya karşı başlattığı bu akıl almaz saldırı. Tüm mantalitenin ve duyguların maddiyat üzerine şekillendiği ülkelerde bu yöndeki politik ihtirasların sık sık ortaya çıktığını görebiliyoruz ne yazık ki. Konforlu yaşama arzusu, yönetici sınıfında olan bu kişilerin ruhlarını öylesine kirletmiş olmalı ki, hayattaki tek gerçeğin para ile sağlanabilecek bir şey olduğuna inanıp, geleceğin günlerine ihanet etmekten bir an olsun çekinmiyorlar.

Gerek İstanbul, gerek Antalya, gerek ise Çanakkale ve Balıkesir etrafında yer alan, muhteşem doğası ve mitolojik anlatısı ile kıymetli bir konuma sahip olan Kazdağları ve elbette sayamayacağım birçok turistik, tarihi ve kültürel alanlar, ülkemizin geri kalmış saldırgan tutkuların tahribatına uğramaya devam ediyor. Para kazanmanın, daha fazla para kazanmanın getirdiği bu korkunç tutku, ardında betonlaşan, çölleşen ve ömrünü yitiren soğuk, iğreti ve yalnız alanlar bırakarak insan eli ile çirkinliğin nasıl yaratıldığını kanıtlamayı sürdürüyor.

Ülkemizde gelişen bu olumsuz olaylara salt ağaçların kesilmesi, maden ocaklarının kurulması ve siyanür gibi sonrasında ciddi tahribatlar bırakan bir maddenin kullanılması gözü ile bakılmamalı. Bundan daha korkunç olanı, ekolojik sistem içinde birer denge kuran tüm bitkilerin ve canlıların, insan eli ile başlatılan bu aşağılık işgalden paylarına düşeni fazlasıyla almış olmalarıdır. Yaprağın ucuna konan kelebekten derede yüzen balığa kadar her canlının kendi familyasında yaşama hakkı vardır. Organizasyon beceresine sahip olmak, devlet kurmak, yasalar oluşturmak ve son keşif aletleri kullanmak, insana, tek bir karıncanın bile yuvasını bozma hakkı vermez. Tek bir kuşun, tek bir böceğin, tek bir yaprağın bile kendi ekosisteminde sahip olduğu bu yaşama hakkı, dünyamızdaki tüm devletlerin çıkarlarından daha fazla öneme sahiptir.

Lisans eğitimini Çanakkale'de yapmış bir kişi olarak söze konu olan Kazdağlarının muhteşem doğasından herkes gibi ben de haberdarım. Ne yazık ki güzel olan her şeyin, Akp hükümeti yetkililerin iştahını kabarttığı bu zamane döneminde onun maruz bırakıldığı bu korkunç akıbet, sadece beni ya da bizleri değil, dünya milletlerini de yakından ilgilendirmeli. M.Ö. 7 bin yılından bugüne mitolojik anlatıda ve halk masallarında oldukça önemli yeri bulunan bu bölge, Antik dönemlerde ''İda'' olarak adlandırılmış ve pek çok önemli olaya ev sahipliği yapmıştır. Homeros'un İlyada destanında "bin pınar İda" olarak geçmektedir. Homeros İlyada'da ‘‘Bol pınarlı, vahşi hayvanların anası’’ olarak İda Dağı'ndan sık sık bahseder. Efsaneye göre Hera, Afrodit ve Athena'nın katıldıkları, Truva Savaşı'na yol açan o meşhur güzellik yarışması burada yapılmış, Tanrılar Truva Savaşı'nı buradan izlemiş ve Afrodit ilk kez burada aşık olmuş...

Bu nedenle Kazdağları tıpkı Hasankeyf gibi dünya kültür ve doğa mirası kapsamında değerlendirilmeli, bu anlayışla hareket edilmelidir. Zira sorun Türkiye'de ya da başka bir ülkede cereyan eden bir sorun değildir. Sorun evrende birer zerre olan gezegenimizi yakından ilgilendiren bir sorundur ve aynı zamanda insanlığın geleceğinden asla soyutlanmamalıdır. Falanca bir ülkede filanca açgözlü bir yönetici daha çok para kazanma hırsı ile doğanın katledilmesine izin verdiğinde, bu utanç verici karar, hiç kuşkunuz olmasın ki dünyanın genel ekosistemini de etkileyip, insanlığın en fazla gereksinim duyduğu temiz havayı ve suyu da yok edecektir.

Böylece insanlık, yeşilin tüm tonlarını doğada yok ettikten sonra yerine kurduğu beton yapıları gönül rahatlığı ile kemirmeye başlayabilir.

İnsan, bundan milyonlarca yıl önce doğanın basit ve savunmasız bir üyesiydi. Yüz binlerce farklı canlı türü arasında onu öne taşıyan zamanla ellerini kullanmaktaki becerisi oldu. Bu da aklın gelişimini getirdi. Ellerini kullanabilen, ayakları üzerinde durabilen, düşünebilen, konuşabilen, iletişim ve strateji kurabilen insan, doğa üzerinde mutlak bir hakimiyet kurdu. Bu, öylesine diktacı bir hakimiyet haline geldi ki, asırlar önce basit birerparçası olduğu doğaya karşı üstünlük taslayıp, megaloman bir ruh haline dönüştü. İnsanlık, doğaya karşı saygısını yitirdi. Doğadaki tüm canlılara karşı düşmanca hisler taşımaya başladı. İnsanlık, doğayı işgal edip, kendi tiranlığını kurdu.

Bir şeyler yapılmazsa doğaya karşı başlatılan bu amansız saldırı salt insanlığın değil, doğanın ve doğa ile birlikte tüm canlı türlerinin sonunu getirecek. Bin farklı renkten tek renge yönelik bu hızlı geçiş, hayatı ve dünyayı daha yaşanılmaz bir hale sokacak. Bu öngörüde bulunmak için sayısız kitap okumaya ya da akademik çalışmalara göz atmaya gerek yok. Doğa ölürse hayat da ölür. Denklem bu kadar basittir...

Son olarak Lord Byron'un şu saygın kelimelerini tüm içtenliğimle paylaşıyorum;

“Yolu olmayan ormanlarda mutluluk vardır,
Yalnız yürünen deniz kıyısında sevinç,
Kimsenin bilmediği topluluklar vardır derin denizlerde,
Tınısında da müzik,
İnsanları sevmiyorum diyemem,
Ama doğayı daha fazla..”

Erhan SEZER
Toronto

Haber Yanı Reklam
Emoji ile tepki ver!
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • DAHA FAZLA SONUÇ YÜKLE