GÜNCEL

Yaşamak haktır, ama nasıl? - Erhan Sezer yazdı

Geçen gün haber sitelerine trans kadın Didem Akay'ın intihar ederek hayatına son verdiği bilgisi düştü. Yaşadığı baskılardan dolayı bu intiharın gerçekleştiği düşünülüyordu. Didem Akay, aynı zamanda ...

Yaşamak haktır, ama nasıl? - Erhan Sezer yazdı
3 Toplam Gösterim

Geçen gün haber sitelerine trans kadın Didem Akay'ın intihar ederek hayatına son verdiği bilgisi düştü. Yaşadığı baskılardan dolayı bu intiharın gerçekleştiği düşünülüyordu. Didem Akay, aynı zamanda üç yıl önce yakılarak katledilen trans kadın Hande Kader'in yakın arkadaşıydı. Bu korkunç olay hiç şüphesiz onu derinden etkilemiş, adalete ve geleceğe yönelik umutlarını ziyadesi ile yıpratmış olmalıydı.

Onu intihara sürükleyen nedenler homofobik toplumlarda sıklıkla karşılaşılan durumlar olduğu için 'dinen ve ahlaken' sakıncalı görülen bir bireyin hayat sahnesinden çekilmesi elbette önemli bir reaksiyona yol açmayacaktı. Zaten yanlış bir yol tutturmuş, toplumun ahlaki kaidelerine yönelik bir tehdit unsuru haline gelmişti. Bu yüzden ölmesi yaşamasından daha hayırlıydı!! Altı yaşında bir çocuğun tecavüze uğrayıp katledildiği bu utanç verici çağda bir bireyin kendi bedenine yönelik tercihi, toplumun ahlaki kıskacında tıkanarak onu, ölümün sınırlarına götüren korkunç bir baskıya evriliyor ve istediği gibi yaşayamayan bir insanın kısa hayatı bu minvalde sonlandırılıyordu.

Aslında her intihar vakası temelinde üstesinden gelinemeyen büyük bir ümitsizlik barındırır. Artan baskılar, dışlayıcı ve küçümseyici tavırlar, ayrımcılığa yönelik tutumlar ve yerini bir türlü bulamayan adalet gibi durumların sık sık yaşandığı bir dünyada, insana intihar ederek hayatına son verme kararı aldırtan nedenlerin neler olabileceği üzerine çok da fazla düşünmemiz gerekmiyor. Şöyle bir etrafımıza baktığımızda aradığımız yanıtların aşağı yukarı nasıl olabileceğini tahmin edebiliriz...

Her insanın ait olduğu etnik, dinsel ve toplumsal gruplar, belli bir kalıba, ritüele ve kurallara tabidir. Bu sistemli döngü, yasalarının kaynağını geçmiş zamanların gerçekten uzak efsanelerinden alır. Yüzlerce, hatta binlerce yıl önce zamanın ve doğanın koşullarına göre hazırlanan bu yasalar, günümüzde aynı düşünce içinde tatbik edilmek istenir. Bilhassa kadınların ve eşcinsellerin o zaman dahilinde geçirdiği trajik olaylar, bugün de haklı nedenlere dayandırılıp, kitabın ve geleneklerin ışığında açıklanır. Oysa insan, kendisine dayatılan bu kalıpların dışına çıkmayıp, mantıklı bir eleştiri yapmadığı müddetçe, yeri geldiğinde bir ırkçı ve homofobik, yeri geldiğinde ise kadın ve doğa düşmanı olmasını engelleyecek bir engelle de karşılaşmayacaktır.

Çağımız, artık efsaneler ve masallar çağı değildir. Bilimin ve aklın ışığında bilinmeyen sorulara yanıtlar aranıyor, keşfedilen her bulgu deneyimsel bir metotla test ediliyor. Ne eşcinsellere ölümü hak gören yasalar, ne de iki kadının tanıklığını bir erkeğe indirgeyen talimatlar, evrensel hukuk sisteminde kendisine yer bulabiliyor... Analitik bir düşünme yöntemi ile bize yıllardır anlatılan, çoğu zamanda içinde ırkçı, ayrıştırıcı ve dışlayıcı öğeler barındıran hikayelerin aslında barışçıl ve bütünleyici olmadıklarına karar veriyoruz. Çünkü, pratik hayatta bu hikayelerin ve olayların, pek de olumlu sonuçlara evrilmediğini görüyoruz.

Kadını ikinci planda bırakan, dünyanın sadece bir milletin etrafında döndüğüne ve tanrının da sadece bu milleti önemsediğine inanan, tanrının buyruklarını şiddet yolu ile insanlara ulaştırmakta bir sakınca görmeyip, savaş sonrası her şeyin (buna kadınlar ve çocuklar dahil) doğrudan sahibi olunmasını hak buyuran bir dinin bu yöndeki öğretilerine göre hareket eden bir kişiden doğru kararlar vermesini beklememiz son derece güçtür. Çünkü, bu kişi ne kadar eğitimli olursa olsun, inandığı ve benimsediği dini, ona eşcinselliğin büyük bir günah olduğunu, bu eğilimdeki insanların ise tanrının gazabını üzerlerinde taşıdıklarını ve bu yüzden tövbe etmedikleri müddetçe ölmelerinin daha hayırlı olacağını vurgular.

Oysa günümüz çağını, hurafeler ve efsaneler değil, kuvvetini akıldan ve gerçeklikten alan kanunlar yönetir. Toplumun önemli bir kesimi, geçmişteki Arap ya da Yahudi toplumunun yaşam ve ahlaki esaslarına göre hazırlanmış kanunlarına tabi olsa bile, bir bireyin o toplum içinde en ufak bir baskı duyumsamadan ve can güvenliği riski taşımadan kendi bedenine ve hayatına yönelik özgürce tercih yapma hakkı esastır ve adalet kurumları ile devlet de bu hakkı koruma altına almak zorundadır. Aksi bir husus söz konusu bu tartışmaya mevzu bile edilemez.

Dersim'deki bir apartmanın dördüncü katından aşağıya kendisini bırakarak hayatına son veren yirmi beş yaşındaki Fırat Kaya'nın hayatı ile yıllardır ataması yapılmadığı için girdiği bunalım sonucu hayatını sonlandıran otuz beş yaşındaki Güler Adam'ın hayatı arasındaki ortak yan da toplumsal ve siyasal yozlaşmanın yarattığı bu derin ümitsizlik haliydi. Adalet kurumlarının aşındığı, siyasal yozlaşmanın hakim olduğu ve nefretin çoğaldığı bu zamanın kurbanlarıydı onlar.

Ya nefes aldığı her gün ölenler!

Oğlunu devlet şiddetine kurban etmiş bir ananın her gün yüreğinde taşıdığı bu acı ile yüzleşip, sığınmaktan başkaca çare bulamadığı adaletin olmayışına inanmak zorunda bırakılması! Yahut keyfi bir suçlama ile işten çıkartılıp, işsizliğe ve yoksulluğa mahkum edilen bir genci adım adım intihara sürükleyen nedenler! Altı yedi yaşlarındaki kız çocuklarını taciz ettikten sonra hiçbir şey olmamış gibi etrafındaki insanlara namus edebiyatı yapan ve ahkam kesen insanların ikiyüzlülüğü! Bir çocuğu bile yaşatamayan çarkı kırılmış bu sistem!

Her intihar, suçlarımızı yüzümüze çalan bir haykırıştır aynı zamanda. Didem Akay'ı adaletten umudunu yitirmeye götüren en önemli süreç, en yakın arkadaşı Hande Kader'in yakılarak katledilmesi ve faillerinin cezalandırılmayışı oldu. Zira adalet sistemi, bir trans kadının akıbetini soruşturmayacak kadar meşguldü... Toplumsal alanda kendisine yer tanınmayan, iş görüşmelerinde sona atılan, dışlayıcı, aşağılayıcı ve baskıcı tutumları her daim üzerinde hisseden bu bireyin seks işçiliği yapması, toplumun ahlaki kaidelerini bozuyor olmalı ki, bu korkunç ölümü de bu minvalde umursanmıyordu.

Homofobi bir suçtur. Irkçılık bir suçtur. Nefret bir suçtur... Oysa insan bunun çok ötesinde yer alan bir canlıdır. Düşünen, acı çeken, hüzünlenen, sevinen, gülen, ağlayan, hayaller kuran bir yaratıktır. Onun kendi doğal dünyasına en uygun gelen şey, şüphesiz sevgidir. Sevginin olmadığı yerde nefret tohumlanır. Nefretin olduğu yerde ise kötülük büyür. Ve kötülüğün olduğu dünyada insan yoktur, sadece ölüm ve hüzün vardır.

Diyeceğim o ki, sevgiyle kalın. Çünkü ihtiyacımız olan tek şey o...

Erhan SEZER
Toronto

Haber Yanı Reklam
Emoji ile tepki ver!
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • DAHA FAZLA SONUÇ YÜKLE